Siteyi en iyi şekilde kullanabilmek için " Google Chrome " tercihimizdir. Kullandığımız kodlar, gifler ve diğer görsel materyaller Explorer'i kasmaktadır. Bu nedenle en iyi, hızlı ve kesintisiz biçimde Chrome sağlamaktadır.

* Salvio Hexia RPG



 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş
 

 Esther Caine

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Marion L. Caine
Mitoloji Profesörü
Mitoloji Profesörü
Marion L. Caine

Mesaj Sayısı : 23
Galleon : 23
Hogwarts'a Geliş Tarihi : 19/12/10
Yaş : 27

Esther Caine Empty
MesajKonu: Esther Caine   Esther Caine I_icon_minitimePaz Ara. 19, 2010 3:10 pm

Out: Bir başka sitede, Vampir Akademisi kurgusuyla yazdığım bir RPdir. Değerlendirildikten sonra kaldırılırsa sevinirim.

In:

Kraliçe’nin ölümünün üzerinden bir hafta geçmişti.
Saray çalkalanıyordu. Gardiyan sayısı her nasılsa daha da artmış, sarayda konuk olan herkes sorguya çekilmişti: ben dâhil. Kraliçe’nin öldüğü gün odamda olduğumu söylemiş ve Rahmetli Majesteleri’nin uşaklarından birinin bunu doğrulamasıyla da kurtulmuştum.
İkinci benliğim bu süre içinde ‘plan’ hakkında konuşup sinirimi bozmaya devam etmişti. Konudan her bahsettiğinde daha da mantıklı geliyordu her şey ve sonunda bu çılgınlığa hazırlanmıştım…
“Biletinizi ve kimliğinizi görebilir miyim?”
Havaalanı görevlisi, şirin şirin gülümsüyordu. Ben de ona gülümsedim ve uçakta adamın birinden yürüttüğüm cüzdanı çıkardım. Gülümsememi bozmadan evrak gözüne yerleştirilmiş bileti ve kimliği uzattım.
Kadın şöyle kimliğe, sonra da bana baktı. Yüzünde şüphelenmiş bir ifadenin belirmeye başladığını görebiliyordum. Güvenliği uyaramadan, gözlerimi gözlerine diktim ve elementimin sağladığı ikna yeteneğimi kullandım.
Yüzü gevşedi; sanki az önce şekerleme yapmış gibi.
“Evinize hoş geldiniz, Mr Bane,” dedi şaşkın şaşkın, kimliği ve bileti bana geri uzatırken.
“Teşekkürler,” diye mırıldandım ve gişenin yanından geçip yurdum sınırlarına girdim. Zavallı Otis, diye düşündüm, kimliğin üzerindeki resme bakarken. Başına neler geleceğini bilmiyordum, fakat iyi şeyler olmayacağına emindim. Açık havaya çıkarken kimliği cebime sokuşturdum.
Detroit… Hayalet şehir. Tüm eyaletlerin araba ihtiyacının yüzde seksenini karşılayan yer. Motor City. Doğduğum ve bir süre yaşadığım yer. Taksilerden birine işaret ederken, havayı içime çektim. Kesinlikle özlemiştim burayı.
Gelme sebebim sadece bu olsa daha iyi olurdu tabii…
Hintli veya Pakistanlı olduğunu düşündüğüm taksiciye, Whitmore Gölü’ne gitmek istediğimi söyledikten sonra cebimden telefonumu çıkardım. Mesaj yok, arayan da yok. Topu topu 5 saattir dışarıdaydım zaten. Saraydan çıkarken Gardiyanlardan biri güvenlik amacıyla nereye gideceğimi sormuştu. Alışverişe gideceğimi söylediğimde, ‘güvenlik için’ peşime bir Gardiyan takmakta ısrar etmişlerdi. Alışveriş merkezinin yakınına geldiğimizde ikna yeteneğimi üzerinde kullanmış, gidip birkaç kahve içmesini söylemiştim. Bu da, süresi dolana kadar kaynar kahveleri ardarda götürmesi anlamına geliyordu. Bu arada, dili de yandığı için, çevirdiğim dümeni anlatması için yanan dilinin tedavi görmesi gerekecekti.
Bir anlık gazla, rehberde Jessica’yı buldum, fakat parmağım arama tuşuna gidemiyordu bir türlü. Arasam da ne diyecektim ki?
“Merhaba Jess, haberin olsun diye aradım. Detroit’teyim ve aklı başında hiç kimsenin onaylamayacağı bir şey yapmak üzereyim.”
Ben olsam yapmazdım.
Haklısın.

Göle gelene kadar geçen kırk dakika boyunca geride bıraktıklarımı düşündüm. Acaba buna değecek miydi yapmak üzere olduğum şey? İç sesim, bana onların çoktan geride kaldıklarını hatırlatıp durmaktan zevk alıyordu adeta.
Onlar seni çoktan geriye bıraktı. Bunu tekrarlayıp duruyordu işte. Onlar çoktan gitti. Gittiler. Hepsi.
Göle vardığımızda taksici beklentiyle bana çevirdi başını. Ücret. Tabii. Saraydan çıkarken ne para almıştım yanıma, ne de bir eşya.
“Ah, benden de mi ücret alacaksın…” Camın yanındaki panelde asılı olan adı okudum. “…Devdas? Yapma ama, biz eski dostlar değil miyiz?”
Evet, öyleyiz. Ter içinde kalmış esmer adam önce sarılarak, sonra da omzumu patpatlayarak uğurladı beni ve gölün hemen önündeki malikâneye yürümeye başladım.
İngiliz mimarisinden esinlenerek yapılmış bu yapıya bakarken, anılarımın canlandığını hissettim. Görebiliyordum: Küçük versiyonum, eskiden çiçeklerle dolu olan, şimdiyse yabani otlar tarafından işgal edilmiş bu bahçede koşuyor, bisiklete biniyordu. Evden bakınca muhteşem görünen gölün kenarında ailesiyle piknik yapıyor, geceleri evden kaçıp karanlık sularda çırılçıplak yüzüyordu. Babam annemi işte bu salonda öldürüyor, sıra ufaklığa gelince, ailenin Gardiyanları çocuğu alıp belirsiz yerlere götürüyordu…
Adımlarım ahşap zeminde yankılanırken odaları dolaştım. Ev, Lakeland’lı ergenlerin eğlence mekânı haline gelmişti. Kırık bira şişeleri, izmaritler, hatta onca boş oda varken her nedense banyoda seks yapmaya karar vermiş bir çift. Onları pek de nazikçe olmayan bir şekilde kovaladıktan sonra, Umarım iblisler üst katlara çıkmamıştır, diye düşünerek odama çıktım.
Buraya dair hatırladığım tek şey, renklerdi. Uçuk maviler, yeşiller, duvarıma astığım güneş şeklindeki saat… Yatağım ve gardrobum yerli yerindeydi, ama diğer her şey, oyuncak arabalarım, lezbiyen Barbie’lerim, gitmişti. Renkler solmuş, her şey zamanın verdiği hasara maruz kalmıştı. Küflenmiş yatağıma oturdum ve işte o sırada, başucu sehpamdaki zarfı fark ettim.


Courtney,
Bu hüzünlü anında yanında olamadığım için üzgünüm. Geleceği göremesem de, bana ihtiyaç duyduğunu az çok tahmin edebiliyorum. İnsanın ailesine, sadece ailesine duyduğu bazı anların varlığının bilincinde olsam da, ne yazık ki yanında olamadım. Kanıma susamış pek çok Gardiyan var peşimde ve yakında istediklerini elde edeceklerinden eminim.


S*ktir. Gözlerim doldu. Baba? Lütfen, lütfen ölmüş olma… Gözlerimi silip mektubu okumaya devam ettim.

…Sonsuz yolculuğuma uğurlanmadan önce, sana şunu söylemeliyim: Bana iyilik borçlu olan genç bir adam var. Adrian. Benim veremediğimi, sana o verecek. Seni sonraki hayatına Uyandıracak. Bundan sonra sana tavsiyem; ona güvenmemen. Kimseye güvenme. Kardeşinin peşinden gitmeyi aklına bile getirme – en ufak bir şansı bile yok.
Kendine iyi bak. Evimize iyi bak.


Sayfanın sonundaki asil imzaya bakarken, gözyaşlarımı engellemeye çalıştım. Ağlamayacaktım. O Strigoi’ydi. Hak etmişti. Ve ben de yakında hak etmek üzereydim.
Pencereyi açtım ve gölden gelen tertemiz havayı burnuma çektim. Güneş batmak üzereydi, tek yapmam gereken sabretmekti. Duvarın hemen kenarına oturdum, dizlerimi kollarımla sardım ve beklemeye başladım…

*-*-*-*-*-*

“Babana hiç benzemiyorsun.”
Hay koyayım… Yerimde sıçradım. Kaç saat beklemiştim? Bir, belki de iki? Uyuşmuş, sessizliğe alışmıştım ve adamın sesini duymak kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olmuştu.
Ne göreceğimden korkarak, yavaşça çevirdim başımı. Oradaydı; ay ışığında gözleri çakmak çakmaktı. Eğer bir insan olsaydım, onu sadece sağlıksız beslenen ve uykusuz biri sanırdım, ama Moroi gözlerim için bu beyaz ten ve kırmızı gözler oldukça tanıdıktı.
“Ne o, meşguldün galiba?” Yüzünde cani bir sırıtışın kalıntılarını görebiliyordum. "Çok zamanını almayacağım. Ufak bir ısırık, sonra bir bakmışsın ki canavara dönüşmüşsün!”
Kalbim o kadar hızlanmıştı ki, bayılacağımı sandım. Aynı şeyleri tekrar yaşıyormuş gibi hissediyordum. Bu Strigoi’yi tanımıyorum, diye ikna etmeye çalıştım kendimi. Fransa’da değildi. Aynı şeyleri yaşamayacağım. Yutkunarak korkumu mideme göndermeye çalıştım ve ayağa kalktım.
“Son sözlerin var mı?”
Gözlerimi yumdum. Hoşça kal Jen.
Hoşça kal Courtney. Dünyanın görüp görebileceği en iyi Strigoi olacaksın.

Gözlerimi tekrar açtım, artık daha kararlıydım. Geri dönüş yoktu.
“Son söz kavramı korkaklar için yaratılmıştır,” dedim, kollarımı göğsümde kavuştururken. “Şansına küs, korkmuyorum senden. Ne yapman gerekiyorsa yap, sonra çek git buradan.”
O andan itibaren ne bekleyeceğimi bilemiyordum.
Kafam, boş veremediğim sorularla doluydu. Strigoi dişlerini geçirdiğinde, acıyacak mıydı canım? Sonrasında elementim beni terk edecek miydi gerçekten? Ya iç sesim? Hatırlayacak mıydım bir Moroi olarak sürdürdüğüm hayatı, yoksa baştan mı başlayacaktım? Hız ve güç yetecek miydi yaralarımı sarmaya, yoksa bu acıyı içimde taşımaya devam mı edecektim sonsuza kadar?
Ona itiraf etmemiştim korktuğumu. Edemezdim de. Son ana kadar cesur görünmek gibi bir derdim vardı, neden bilemiyorum. Korktuğumu anlamış olmalıydı, bu tarz şeyleri pek gizleyemezdim.
“Neden Strigoi olmak istiyorsun?” diye sordu, Adrian.
Gözlerim şaşkınlıkla irileşti. Bu soruyu duymak, beklediğim en son şeydi. Bunu nasıl cevaplayabileceğimi düşünürken, Strigoi umursamadığını göstermeye çalışırcasına etrafı incelemeye başladı. Gerçi incelenecek pek bir etraf kalmamıştı ya, neyse. Kollarımı serbest bıraktım ve tüm güçsüzlüğümle, bir korkuluk gibi kalakaldım orada.
“Güç için değil.” Kaçamak bir cevap verdiğimin farkındaydım, fakat bunu direkt dile getiremezdim. “Kana susadığımdan da değil, içgüdüleri tarafından yönetilen bir canavara dönüşmek için de değil…” Yatağa çöktüm, gözlerim yerde. “Yapabileceklerim tükendi. Etrafımdaki tüm insanlar dağılıp gitti ve beni endişelerimle, korkularımla baş başa bıraktılar. Bu haldeyken, hiçbir şeyle başa çıkamıyorum. Ne savaşta olanlarla, ne beynimdeki karabasanlarla, ne de varoluşumla…” Başımı kaldırdım ve göz göze geldik. “Kaçıyorum,” dedim, olabildiğince basit bir şekilde. “Kaçmak için dönüşüyorum. Fakat neden ilgilenesin ki bununla? Eğer birine bir borcum olsaydı, anlamaya çalışmak yerine borcumu ödeyip giderdim.”
Söylediğim aklına yatmış olmalıydı ki, bana doğru ilerlemeye başladı.
“Biliyor musun bilmem fakat bu biraz acıtacak,” dedi, yanıma otururken. “Aslında anlamayabilirsin. Ben böyle dönüşmemiştim.”
Dayanabilmek amacıyla yumruklarımı sıktım. Lanet olsun… Geri adım atamaz mıydım? Belki daha acısız olan yola yönelebilirdim, fakat bir başkasını öldürebileceğimi sanmıyordum. En azından hala Moroi iken.
Yüzünü boynuma gömdüğünde, tedirginlikten ölecek gibiydim. Erkekleri sevmiyordum. Kokularını sevmiyordum, temaslarını sevmiyordum. Adrian’ın kanımdan alacağı zevki hiç sevmiyordum fakat bu noktada seçim yapmamın da imkânı yoktu.
Gözlerimi kapadım. Baba… Keşke bunu yapmak zorunda olmasaydım.
Dişler boynuma saplanırken, boğazımdan kopan çığlığa hâkim olamadım. Canım o kadar çok acımıştı ki, midem bulanmaya başladı. Bayılmak üzereyken, salgılanan endorfin görevini yapmaya başladı. Dişlerini boğazımdan çekmesini istemiyordum. Daha fazlasını istiyordum. Geçen her saniye, açlığım artıyordu, öyle ki, sonunda güçsüz düştüm.
Strigoi dişlerini boynumdan ayırıp cebinden bir hançer çıkardı ve bileğini kesti.
Koku o kadar yoğundu ki, yeterince derin bir nefes alırsam onu içebileceğimi bile düşündüm. O kanı istiyordum. Sonuna kadar. Beden boş bir şişeye dönüşene kadar içmek istiyordum. Adam kolunu ağzıma dayadığında, tıpkı bir sülük gibi, açık yaradan akan kanı emmeye başladım. Daha önce içtiğim kanlar gibi değildi bu, fakat farkı ayırt edemiyordum. Daha mı tatlıydı, yoksa daha mı baharatlı? Strigoi kolunu çektiğinde öfke ve hayal kırıklığıyla gürledim. Açlığım yatışmamıştı.
Ayağa kalktım ve yeni gözlerimle baktım pencereden dışarı. Her şey daha canlıydı sanki.
Ben bile daha canlıydım.
Daha önce hiç bu kadar canlı olmamıştım.
Başımı gökyüzüne kaldırıp ayın üzerindeki kraterlerle noktaları birleştirmece oynarken, ortamdaki ironinin hoşuma gittiğini hissettim. Dikkatimi göle verdiğimde, ay ışığının da yansımasıyla, su yüzeyinde milyonlarca gökkuşağının oluştuğunu fark ettim. Renkler, isimlendiremediğim binlerce başka renge ayrılıyordu. Bulutlarda asılı olan yağmurun kokusunu alabiliyordum, henüz çakmayan bir şimşeğin oluşturduğu titreşim saçlarımda ve derimde geziniyordu.
Boğazımdan, coşkulu bir savaş narasına benzeyen bir çığlık koptu.
Neden bunu daha önce yapmadım ki?!
Ormanın kıyısındaki evin içinde öylece durup renklerle ve karanlıkla –sanıldığının aksine, bu ikisi çok da yabancı değildi birbirine– bütünleşirken, her şeyi yapabileceğimi düşünüyordum. Duyularım o kadar gelişmişti ki; eğer biraz, çok az uğraşırsam rüzgârın taşıdığı hölün kokusunu tadabilir,
gözlerimle gölün karşı kıyısındaki kuşun kanat çırpmasını duyabilirdim. Yaşadığım her saniye, ciğerlerime yolladığım her nefes zamanın sırlarını çalmama, sakladığı her şeyin gözlerimin önüne serilmesine ve kavramın karşımda apaçık kalmasına sebep oluyordu. Çırılçıplak.
Dünyayla aramdaki savaşı kazanmıştım. Tek değildim, fakat en az o kadar yenilmez hissediyordum. Arzulu. Özgür.
Ve bu muhteşemdi.
Eski hayatım hakkında düşünmeyi tam olarak 2 dakika 12 saniye önce kesmiştim. Tam olarak olduğum şeye dönüştüğümden beri. Ah, tabii ki muhteşem bir şekilde hatırlıyordum – en azından nasıl deneyimlediğini hatırlıyordum. Fakat o zamanları anmak, bir çitanın aniden kaplumbağa hızında yürümek zorunda bırakılması gibiydi. Sıkıcıydı. Önceki hayatım, şimdikine kıyaslanırsa, anlamsızdı. Arkama bakmak için bir sebebim yoktu.
Bundan sonra, önümdekilere bakacaktım. Yaşayacaklarıma. Yaşanılacak çok şey vardı.
Bakışlarımı kendinden hoşnut görünen genç adama çevirdim. Yaratıcıma. Ona nedeni tam olarak belli olmayan bir saygı duyuyordum, fakat iyi bir kız olup babamın sözünü dinleyecektim.
“Borcun ödendi,” dedim, minik bir gülümseme sunarak. “Teşekkürler. Şimdi, izninle… Yemem gereken birkaç insan var.”
Pencerenin pervazına tırmandım ve son bir kez baktım ona.
“Hoşça kal.”
Pencereden atladım ve damarlarımda dolaşan açlığı giderebilecek yeni bir av -avlar- aramaya koyuldum…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://supernaturalrp.turkforumpro.com/forum
Josh Drow Nuitari
Okul Müdürü
Okul Müdürü
Josh Drow Nuitari

Mesaj Sayısı : 21
Galleon : 45
Hogwarts'a Geliş Tarihi : 17/12/10

Esther Caine Empty
MesajKonu: Geri: Esther Caine   Esther Caine I_icon_minitimePaz Ara. 19, 2010 4:15 pm

Betimleme: 19
Anlatım:19
Görünüm(renklendirme,boyut vs.):18
Yazım Kuralları:19
Konu:20

Bazı bölümler profesyönelce betimlenmiş takdir ettim ama fazla abartı olduğu da olmuş, anlatım hikayenin sürüklüyücülüğünü renklendirmişti, görünümde ki tercihin daha iyi olabilirdi Verdana kullana bilirdin, konu bormal bir vampir hikayesinden daha iyidi en azından monoton değildi. Tebrik ederim ailemize hoşgeldin. HF.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Esther Caine
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Role Play Kartı Oluşturma :: Role Play Game Perdesi :: Puan Belirleme-
Buraya geçin: